İslami değerlerle yoğrulmuş birçok güzel örf, adet ve geleneklerimiz var. Sofra adabımızdan, misafir kültürümüze, komşuluktan akraba ilişkilerine kadar hayatın birçok kesitinde çoğu zaman farkına varmadan uyguladığımız, yaşamlaştırdığımız görenek ve adetlerimiz aynı zamanda sosyokültürel kimliğimizin de ana omurgasını oluşturuyor.

Örf ve ananelerimiz arasında en canlı yaşatılanlardan biri de taziyelerimizdir. Bir yakınımızı kaybettiğimiz andan itibaren yakın uzak tüm tanıdıklarımız bu acıyı paylaşmak için harekete geçer. Cenazenin yıkanması, camiye kaldırılması, ölen kişi ile ilgili taziye duyurularının yapılması, belediye üzerinden mesajların çekilerek Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanında bulunan hemşerilerimize duyurulması, cenaze namazı yer ve duyurusu için cenazenin kaldırılacağı camiden sela verilmesi ölüm olayının hemen ardından yapılan ilk işlemler. Çoğu zaman bu işlemler acısı henüz çok taze olan çocuklarına veya ailesine bırakılmadan komşu ve akrabalar üzerinden hal edilir.

Ardından ilçemizde birçok mahallede bulunan taziye evlerinde üç gün boyunca taziye kabullerine başlanır. Merhumun yakınları üç gün boyunca gelenlerin taziyelerini kabul eder. Gelen kişi veya gruplar, merhuma ya Kuran‘dan bir aşır tilavetiyle veya sadece yüksek sesle ruhuna fatiha okur ve bulunan cemaate okutur. Böylece yüzlerce binlerce fatiha merhumun ruhuna hediye edilir.

Ayrıca üç gün boyunca öğle akşam yemekleri, çoğunlukla uzak yakın tanıdıklar üstlenerek verilir. Düzenli bir şekilde çay servisi her gelene yapılır. Acılar mırra denilen acı kahvelerle paylaşılır. Taziye ziyaretleri manevi bir sorumluluk olarak görülür. Taziye ziyaretlerinde yardım alarak gelen ayakta duramayacak kadar çok yaşlı veya bu ziyareti yapmada ciddi sıkıntılara katlanıp gelen kişileri sıkılıkla gözlemleyebiliriz.

Yüzyıllardır devam eden ve ölümleri yaşamın doğal bir parçası haline getiren, mutlulukta olduğu gibi acılarda da toplumsal paylaşımı, kaynaşmayı derinleştiren taziyelerimiz gibi birçok olayın içinde İslami değerlerle şekillenmiş örf ve ananelerimiz vardır.

Uzun yıllardır görüşmediğimiz uzak bir akrabayla ortak bir tanıdığımızın taziyesinde karşılaştık. Yaşça benden büyüktü. Siverek’in solun kalesi olarak tarif edildiği 70’li yılların gençlerindendi. Geçmişte de çeşitli siyasi, fikri konuları tartıştığımız ve anlaşamadığımız biriydi. Tartışmanın ana konuları da sol kesimin İslam’a, dine karşı getirdiği yersiz, delilsiz, akla ve bilime sığmayan eleştirilerdi. Allah’ın varlığı/yokluğu, İslam’ın kadına yönelik bakış açısındaki eşitsizlik(!), din üzerinden kaderciliğe ve sömürü düzenine dönüşen şeyhlik ve ağalık sistemi tartışmalarımızın ana konularıydı. Yaşça büyük olduğu için beni tıkandığı yerde azarlar ve tehdit ederdi. Beni en çok üzen ve öfkelendiren şey sözünün gücünü kaybettiği, çaresiz kaldığı durumlarda kutsal bilinen dine , İslam'a ait değerlere argo hakaretler, küfürler etmesi idi. Sanki kendine buradan bir kibir ve güç devşiriyordu. Bir süre sonra ilişkilerimiz koptu.

Yıllar sonra hüzünlü, sorgulatıcı bir buluşma olan taziye vesilesiyle karşılaştığımızda yılların ikimizden de çok şeyler alıp götürdüğünü birbirimize itiraf ettik. Artık o ateşli, inatçı, çatışmacı gençliğimizin isyan dolu devrimci ruhunun yerini, yüzümüzdeki her kırışığı dolduran deneyimlerimiz, dökülen veya ağaran her tel saçımıza karşı hayatın ödettiği ağır bedellerin bedenimize yüklediği yorgunluklar vardı.

-Bilyormusun Hasan! Dedi.

-Ben artık Allah’a inanıyorum. O’nsuz bir yaratılışa, var olmaya anlam veremiyorum.

Ben bu sözleri birazda ömrün son deminde ölümden sonra dirilişin ve hesabın ‘ya varsa!’ korkusuyla karışık dışa vurulamayan bir iç dünya çığlığı olarak okudum. Bunları söylerken gözlerimin ta içine bakıyordu. İlk kez hiçbir siyasi hesap, alt etme, üstün gelme içermeyen adeta bana, zaman ve coğrafya üstü tüm tüm kuşatılmışlıkların ötesinde şahit ol der gibiydi bu sözleri.

Bende lisanı hal ile sadece sustum, gözlerine baktım. Sonra;

-Bu senin vardığın yer, buluştuğun menzil milyonlarca kimliğinde ‘islam’ yazan, sadece bir miras ve taklit olarak, sorgulanmamış, kalp ve gönül sınavlarından geçmemiş yığınların itikadından daha değerlidir.

Birkaç gün sonra tekrar aradı beni. Geçen yıllar içinde neler yaptığını, çocuklarını yaşadıklarını anlattı. Bende kendi yaşadıklarımdan bahsettim. Dertleştik. Eski dostlardan, arkadaşlardan, tanıdıklardan konuştuk. Birçok ortak tanıdığımızın biri bir aramızdan ayrıldığını fark ettik.

Başka bir gün samimiyetimizin verdiği cesaretle ona taziyelerde Fatiha okunduğunu, kendisinin fatihayı ezber bilip bilmediğini sordum.

Tebessüm etti ve hayatımda asla unutamayacağım içimi acıtan bir yanıt verdi:

-Biz arkadaşlar arasında bu tür durumlar için ilginç formüller üretmiştik. Bir toplulukta fatiha denildiğinde içimizden birden başlayıp yirmiye kadar ortalama bir tempoda sayardık. Bu aşağı yukarı Fatiha’nın okunma süresine denk geliyordu. Dedi.

Aldığım yanıta elimde olmadan tebessüm etmiştim. İnanamamıştım. Gerçekten mi diye ısrarla sormama rağmen her defasında aynı yanıtı aldım. Bu konuda şaka yapmıyordu. Kesinlikle anlattığı şey kendi yaşamının bir gerçekliğiydi.

Özellikle Siverek’in 70 yıllarından 80’li yılların başlarına kadar-İmam Hatip Lisesinin açılışı sanırım 1983- yetişmiş gençlik artık bir örf ve gelenek haline gelmiş elemterden aşağısını ve namaz dualarını dahi bilmeden seküler bir kültürle yetiştiler. Bu kuşağın dinle arasına kalın bir duvar örüldü.  Şimdi orta yaşların üstünde olan bu nesil, ömürlerinin son demlerini yaşıyor.

Bu kuşağın mensubu olan arkadaşıma tavsiyelerimi paylaşarak bu hikâyeyi sonlandırmak istiyorum:

Yıllarca dine uzak ve öfkeli oldunuz. Şimdi camiye gitmek, yeni bir başlangıç yapmak çok zordur. Bunun önündeki en büyük engel kişisel gururumuz, kimyamıza işlemiş feodal kibirimizdir(solcu olsak bile!). terkedin gidin bu şehri. Tanınmadığınız bir yerde, yeni bir yaşam inşa edin. Göz yaşlarınızla sadece rabbinize açın yüreğinizi açın. Gecelerin koyu karanlıklarında diliniz döndüğünce dua edin içinizi dökün. Çünkü rabbim her dili en iyi bilen ve anlayandır ve bize şah damarımızdan bile daha yakındır. Rahmet sonsuz olandır.

Son olarak dertleşmelerle köklü bir dönüşüm yaşayan dostumu kaybedeli iki yıldan fazla bir süre oldu. O’na fatihayı, ihlası, kelimeyi tevhidi, tesbihatı öğretmiştim. Cumalara kalabalığın içinde kaybolarak gittiğini bilirim. Yakalandığı kansere yenik düşmüştü. Sanırım beraat kandilinin arefesinde yaşam gözlerini yumdu. Sabah cnazesi kaldırılmadan evinde başucunda onunla son kez vedalaşma fırsatı yakaladım. Baş ucunda yasin okudum ve onu rabbine yolcu ettim. Son demlerde tüm pişmanlıkları ile imanına şahit oldum. Ardından bana hatıra ona hediye ettiğim zikirmatiği kalmıştı.   

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.