Kişiler, uzun süre aynı ortam, aynı şehir, aynı şahıslar ve aynı düşünce atmosferinde kaldıkları müddetçe, değişik düşünce ve fikirler üretemezler. İnsanın gezmeye, görmeye, bilgi alışverişine zaruri ihtiyacı vardır. Toplumsal ve bireysel çatışmaların birçok nedeni de kanımca budur. Kişi kendi doğrusunu ”en doğru benimdir” dedikçe toplum ve dünyada bu çatışmalar
kıyamete kadar devam edecektir. Kalemine hayran olduğum ünlü bir hikayeci, bu durumu ne güzel anlatmış. H.G.wells’in hikayesinin özeti: 
Dere tepe dağ ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış. Yürür yürür gider, gider gider yürürmüş. Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş. Alacalı
bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış köye doğru. yolları bir tuhaf evleri bir tuhaf, insanlı bir tuhafmış köyün. Girence köyün içine anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası. Kadınların, erkeklerin, çocukların velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri.
Gezgin adam karar vermiş burada yaşamaya. Hiç değilse benim bir gözüm var diyormuş. Körler ülkesinde şaşılar kral olur, derler. Bende bunların başına geçer kralca yaşarım, demiş.
Körlerin gözleri yokmuş ama elleri kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış. Adam şaşkın hallerine bakıyormuş, onların. Yürümeleri konuşmaları doğrusu başka türlüymüş. Bir gün körlerden biri öteki körün malını aşırmış. Sadece tek gözlü adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmiş. Filanca malını çaldı falancanın.
Körler: Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki demişler.
-ben duymadım gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum.
Körler göz diye görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar içinde
çoktan unutmuşlar bu hissi.
-ne demek görmek demişler, nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden
anlıyor musun ne olup bittiğini?
-Anlıyorum tabi..
-inanmayız imtihan edeceğiz seni…
adamı almışlar uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle biliyorlarmış. o
uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.
Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz, demişler.
Adam anlatmış:
Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz. Şu ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki
bacağını sallıyor vs…. derken körler bir evin için girip bağırmışlar…
-Anlatsana… içeri girdiniz, göremiyorum ki… körler bilmedikleri için içeri
girmenin ne olduğunu:
Ne olmuş yani içeri girmişsek. Birazcık farkketti, anlat anlat, demişler.
-arada duvar var, görmüyorum.
Körler:
- Sen atıyorsun demişler. Demincek tesadüf etti. Bak şimdi bilmiyorsun.
- Çıkın dışarı, söyleyeyim.
- Bu kadar uzaktan duyunca ha içerisi ha dışarısı ne çıkar yani.
- Ben duymuyorum, ben görüyorum, diyormuş adam.
- Öyle şey olmaz , demişler. Sende bir bozukluk var. Saçmalıyorsun, acayip
şeyler söylüyorsun hekime muayene ettireceğiz seni…
- Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler….
- Hekim de kör tabii…
- elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış yoklamış ve parmaklarını
adamın yüzünde gezdirirken:
- -Buldum demiş. Bozukluk burada…
- adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:
- Saçmalaması bundan dolayı, diyormuş. Ben şimdi hallederim. Düzeltirim
onu..
Körler ülkesinde kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini
oradan.

H.G.Wells ne kadar güzel bir ders veriyor bu hikayeyle. Sanki bizi ve
insanımızı anlatıyor. Birde bunu Siverek ile kıyaslayalım. Değişmez
dediğimiz doğruların ne kadar tartışılabileceği ortaya çıkar.

Ünlü bir düşünür; “dünyada mutlu olabilmenin ölçüsü yalansız bir hayat tarzı geliştirmektir” der. Şayet olaylara bakış açımızı kendi durduğumuz yerden değil, diğerlerinin durduğu yerden bakabilecek şekilde değiştirdiğimiz an mutluluğun sırrına ermiş olabiliriz. Körler görenleri anlayamazlar. Saçmalıyor sanırlar ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar. Etkili bir yaşamın yolu ruhlara ve yüreklere hitap edebilmekten geçiyor. Bunun için de iletişimimizi geliştirmeli Server Nebi gibi yaparak yaşayarak anlatmalı, empati kurmalıyız. Kendi doğrulularımıza at gözlükleri takarak etrafa bakmamız, dünyada gördüklerimizi ve algıladıklarımızı sınırlar ve dünya, yaşanmaz hale gelir. Bizler birbirimizi anlamak ya da birbirimizle anlaşmak için durmadan yalanlarla oyalanıp dururyoruz. Ama hayat akıp gidiyor, bir kez yıkandığımız ırmaktan ikinci kez yıkanmak nasip olmuyor. Sekülerizm hepimizi ikna etti galiba. Din ve dünya işlerimizi birbirinden ayırıp olması gerekeni değil olana bizde iman ettik. Halkı eğitmek yerine başlar ve sembollerle uğraştık. Ve nihayet erdemin temel taşı olan erdemli insanı yetiştiremedik. Maalesef bu vaziyet gittikçe bir karaktere dönüşüyor ve ömür sermayesi tükeniyor. Ne demişti Niyaz-i Mısri: 
“Günde bir taşı binâ-yı ömrümün düştü yere,
Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber”

Mustafa KARADAĞLI
Selam ve Muhabbetle…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.