Şehirlerin kimliğini insanlar oluşturur. Dolayısıyla bir kenti gezdiğinizde edindiğiniz izlenimler o kentte yaşayan insanlar hakkında değerlendirmeler yapabilmenizi de sağlar. Örneğin şehrin caddeleri, sokakları, parkları veya alışveriş yaptığınız esnafı, restoranı, oteli ile ilgili genel olarak temiz ve hijyenikse burada yaşayan insanların temizliğe önem verdikleri sonucuna rahatlıkla ulaşabilirsiniz veya tersine bir yargıya. Benzer yargıları, trafik düzeni, toplumsal nezaket, eğitimli ve kültürlü bir toplum, ticaret ahlakı gibi birçok alanda üretebilirsiniz. Kısaca bir kentin sosyokültürel karnesini orada yaşayan insanların yaşam biçimi oluşturur.

Şehrimizin önemli sorunlarından biri de trafik problemidir. Bu konuda basitçe bir anket düzenlenirse insanlarımızın kahir ekseriyeti şehrin trafiğinden şikâyet eder. Bu şikâyetlerin merkezinde ise araçlar için park sıkıntısı olduğu, ana caddelerin ve şehrin merkezinde günün önemli bir bölümünde trafik sıkışıklığı yaşandığı gibi konular yer alır.

Bu şehirde yaşayan biri olarak en sonda söyleyeceğimi şimdi hemen ifade edeyim; trafikle ilgili hayatı kendi kendimize cehenneme çeviriyoruz. Bu iddiamla ilgili birkaç yaşanmış anekdotu sizlerle paylaşacağım.

Olay-1

Belediye binasının önündeki parkın arka kısmında yaklaşık 20-25 araçlık bir otopark yeri var. Sabahın ilk saatleri. Belediyede çalışan memurlardan biri aracını park etmek için yer arıyor. Aynı esnada park yapmaya çalışan bir hemşerimiz sağ ve solunda kalan en az iki araçlık boş yere aracını park etmeye çalışıyor. Olayı yaşayan memur şaşkınlığını şöyle ifade ediyor:

“Vatandaşın aracı park etmesini bekleyip kalan boş yere aracımı park etmeyi planlıyordum. Fakat öyle bir ayarlama yapıyor ki hemşerimiz iki araçlık boşluğu ortalayarak park etmeye çalışıyor. Aracımdan inerek yanına gittim ve biraz sağa veya sola yanaşırsa bende kendi aracımı park edebileceğimi söyledim. Hemşerimiz dönüp yüzüme baktı ve hayatım boyunca asla unutamayacağım bir cevap verdi ve dedi ki:

-Yahu! Ben özellikle aracı tam orta yere park ediyorum ki sağıma soluma araç park etmesin, yanaşmasın. İki tarafında da boşluklar kalsın. Arabama zarar gelmesin. Kapım kolay açılsın.

Bu cevap karşısında dona kaldım. Ne diyeceğimi bilemedim. Tamam, abiciğim dedim ve ayrılarak aracımı park edecek başak bir yer aradım.”

Olay-2

Yusuf Sami İmam Hatip Lisesi arkasında yeni açılan Dicle Caddesi dört yol kavşağı. Sabah saat 10 suları. Büyük bir tır boşaltma yapıyor. İki caddede ulaşım tek şeride düşmüş. Bu esnada kalan tek şeritte bir otomobil durmuş. Önünde ve arkasında araç kuyrukları. Her geçen saniye içinde kuyruktaki araç sayısı hızla artıyor. Bu arada tıkanan yeri dik kesen cadde de geçişler kısa sürede kapanıyor. Ortalıkta trafik polisi falan yok. Kornalar avaz avaz çalınıyor. Kimin kime niçin korna çaldığı belli değil. Ortam tam bir arap saçına dönüşüyor. Sinirler geriliyor. Kalan tek şeride park eden araç sahibi harıl harıl aranıyor.

Şimdi soralım bakalım bu gereksiz keşmekeşin sorumlusu kim? Gündüz saatinde boşaltma yapan tır mı? Kalan tek şeride park eden araba mı? Yoksa çeşitli zamanlarda hepimizin hiç empati yapmadan trafikte yaptığımız davranışlardan birini gerçekleştiren trafikteki genel bencilliğimiz, vurdumduymazlığımız mı? Gerçekte yok birbirimizden farkımız.

Olay-3

Hasan çelebi camii civarlarında oldukça büyük bir park alanı var. Olayı yaşayan anlatıyor:

“Aracımı park ettim. Önümde duvar var. Çarşıdaki işlerimi tamamladım döndüm. Elimde alışveriş poşetleri var. Aracımı bıraktığım yere geldim. Birde ne göreyim! Aracın tam arkasında başka bir araba park etmiş. Bu halde çıkmama imkân yok. Sağa sola bakındım kimse yok. Yaklaşık yarım saat bekledim gelen giden yok. Eve yetiştirmem gereken bozulmasından korktuğum et ve tavuk gibi ürünler var. Yakındaki birkaç dükkâna plaka bilgisini vererek araç sahibini sordum. Bulamadım. Bir la havle çekerek aldım poşetleri düştüm evin yollarına. Kızgınlık, öfke ve yorgunlukla karışık bir haleti ruhiye ile eve ulaştım.

Akşama kadar çıkmadım evden. Biraz sakinleştim ve yanıma yazdığım plaka numarasını öfke ile bir şey yapmamak için yırttım attım. Yatsı namazı için camiye gittim. Namaz sonrası par ettiğim yere geldiğimde şükür artık sorun yoktu. Aracıma binip eve döndüm.”

Evet dostlar! Bütün bu stresleri kendi kendimize yaşatıyoruz. Sorunun temelinde toplumsal yaşam kültürümüzün olgunlaşmaması var. Tılsımlı cümle şu; kendimizi mağdur edecek, sıkıntıya sokacak bir davranışı yapmamak. Piskolojide buna ‘empati yapmak’ diyorlar. Empati yapmanın önündeki en önemli engel ise bencillik veya egoizmdir. Bu haliyle baktığımızda egoizmden empatiye yürüyecek daha çok yolumuz var.

Cuma günü çocuklarımız karnelerini alıyor. Kentimizin sosyokültürel karnesinde bir çok zayıfımızın olduğunu söylesem kızarmısınız dostlar!         

    

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.