7 Haziran seçim sonuçlarının beraberinde getirdiği siyasi boşluk ve belirsizliğin bedeli ağır oldu. Suruç provokasyonu ile beraber PKK/Kandil’in başlattığı saldırılar sonrası yapılan hava operasyonları kâbus dolu günlerin tetikleyicisi oldu. Son üç yıldır ağır aksakta olsa sürdürülen çözüm süreci sonlandırıldı ve silahların konuştuğu, kanın aktığı, ölüm haberlerinin medyaya sadece sayısal bir nicelik olarak yansıdığı yoğun bir çatışma sürecine girildi.

Bu tür toplumsal ve siyasal süreçlerdeki kırılmalara bir tek olaya indirgemek, tek taraflı suçlamalar üzerinden okumak, bir günah keçisi aramak üzerinden tanımlamak kuşkusuz sığ ve yetersiz olacaktır. Bu kırılmayı üreten temelde birkaç önemli dinamikten bahsedilebilir.

Öncelikle Türkiye’nin dış politikasında karşılaştığı koşullar geliyor. Arap baharı süreci İslam coğrafyası yeni özgürlükçü bir değişimin kapılarını aralaması ile beraber Ak Parti ve Erdoğan’lı yeni Türkiye örnek ve lider bir misyon üstlendi. Özellikle Mursi’nin Mısır’da iktidara gelmesi ile beraber İslam coğrafyasının üç sacayağı olan İran, Türkiye ve Mısır birlikteliği küresel dengeleri İslam coğrafyası ve üçüncü dünya halkları lehinde değiştirecek yeni dinamiklerin ortaya çıkama umudunu da yeşertti.

Bu süreç ABD ve Siyonizm merkezli küresel istikbarın kabullenebileceği bir durum değildi. Nitekim Suriye iç savaşı bu bağlamda küresel istikbara bu süreci durduracak yeni imkânlar sundu. Kullanılan temel dinamik mezhep çatışmasıydı ve başarılı oldu. Suriye üzerinden İran ve Türkiye karşı karşıya getirilirken, Mısır’da emperyalizmin kuklası General Sisi tarafından tüm demokratik değerler ve idealler batılılar için helvadan putlara dönüşüverdi. Mısır’da gerçekleştirilen ve sonrasında yargı şarlatanlıklarıyla her geçen gün dramatik hale gelen batı destekli Sisi darbesi gerçekte batı medeniyetinin sözüm ona yücelttiği değerlerin acımasız, çıplak ikiyüzlülüğünün tarihe not düşülmesi olarak okumak gerekir.

Nato üyesi Türkiye’nin İslam coğrafyası için öncü, bağımsız bir siyasi aktör olması, İsrail ve BM üzerinden dünya düzenini sorgulaması, Çin ve Rusya ile silah ve nükleer teknolojiler üzerinden iş tutması önemli bir tehdit haline gelmesinin ilk işaretleri olarak görüldü ve Arap Bahar’nın model ülkesi için düğmeye basıldı.

Türkiye için kullanılmaya elverişli iki önemli dinamik vardı. İlki Kürd sorunu, ikincisi statüko yanlısı ulusalcı cephe.

Kürd sorununda PKK’nın tüm unsurları ile çözüm süreci üzerinden önemli mesafeler alan Türkiye için,  devlet adına temel aktör olan Ak Parti hükümeti ile PKK’nın diyalog ve çözüm çabaları üzerinden geliştirdiği çatışmasızlık ve sivil siyasi ilişki öncelikli bir hedef olarak yok edilmeliydi. Bu konuda en uygun bileşen olarak Kandil seçildi. Kobani üzerinden IŞİD kullanılarak sahnelenen strateji başarılı oldu. PYD iktidar alanının meşruluğu aynı zamanda PKK’nın da önemli stratejik bir sıçraması olarak görüldü. PKK silahları gömmek yerine PYD’li Rojova üzerinden yeniden güçlü bir siyasi aktör olma yolunu seçti. Bir anlamda Suriye’de elde edeceği iktidar karşılığında Çözüm sürecinden vazgeçti. İmralı devreden çıkarıldı. 80 milletvekilli HDP’ye boyun eğdirildi. Seçimler sonrası ateşkesin bitmesi ile ilgili açıklamalar bu anlamda okunmalı. HDP’nin Kobani ve Suriye merkezli tırmandırdığı gerilimli siyasi söylem bir yönüyle ‘Türkiyelileşme’ sloganı ile derin bir paradoks oluştururken, diğer yandan Erdoğan’ı başkan yaptırmayacağız, arkamızda PYD var gibi söylemleri Kandil’e boyun eğmenin yansımaları olarak görmek gerekir.

İkinci kullanılan dinamik olan statükocu cephe için ise uzun süredir yedekte tutukları hizmet hareketine rol verildi. Gezi olayları ile ilk hamlelerin yapıldığı süreçte Paralel yapı perde arkasında kalsa da, dershane krizi, 17-25 Aralık operasyonları ile artık küresel istikbar Erdoğan’lı Ak Partinin ipini çektiğini göstermişti.

Genel seçimlerin getirdiği belirsizlik ve Ak Partinin tek başına hükümet kuramaması durumu, Küresel akıl için bu iki dinamik üzerinden Türkiye’nin terbiye(!) edilebileceğinin yeni iklimini üretti. Yaşanan son olaylar ve medya, ekonomi ve siyaset dünyasının irili ufaklı aktörlerinin aldığı roller, söylem ve duruşları bu bağlamda daha küresel aklın siyasal mühendisliği bağlamında net görebiliriz.

Tabi Ak Partinin bu süreçte geliştirdiği hamleleri de analiz etmek gerekir. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın milliyetçi oyları kazanmaya yönelik, Kürd sorunu bitmiştir, Dolmabahçe deklarasyonu yok hükmündedir, izleme komisyonu kurulamaz türü söylemleri özellikle muhafazakâr Kürt oylarında kitlesel kopuşlar getirdi. Birde buna Saadet partisi, Hüdapar gibi marjinal partilerin yaşattığı küçük çaplı kayıpları eklersek çeşitli illerde belirleyici olan birkaç binlik oy kaybının getirdiği vekil kayıplarının Ak Partiye ödettiği bedel ağır oldu.

Başbakan Davutoğlu’nun seçim kampanyasında Başkanlık konusunun yer alması hala toplumda tam karşılık bulamamış ve üzerinden algı operasyonları düzenlemeye çok elverişli bu konu muhalefete önemli bir koz verdi. Özellikle HDP, seni başkan yaptırmayacağız sloganı ile seçimlerde bunu önemli bir avantaja dönüştürdü.

Ayrıca genel olarak Ak Parti aday listeleri toplumun birçok kesiminde hayal kırıklığı yarattı. İstifalar geldi. Ak partinin alternatifsizim psikolojisinin bir yansıması olan listelerin zayıf kalması seçimdeki kayıpların bir başka nedenidir. Özellikle Kürdistan coğrafyasında, Kürd sorununa duyarlı ve çalışmaları ile toplumda akredite edilmiş adayların dışlanarak, para ve aşiret gücü üzerinden adaylara yer verilmesi hem Ak Partinin statükoyu değiştirme ve insan merkezli toplumcu siyaset anlayışını dinamitlerken hem de yapılan hesapların aksine özellikle siyasi bilinç düzeyi yüksek eğitimli genç kuşaklar ve kadınlar üzerinden tepkisellikle karşılandı.

Tüm partilerin Ak Parti ile koalisyon yapmama gibi ortak bir duruş sergilemeleri karşısında erken seçimin yapılması kaçınılmaz oldu. Erken seçim hükümeti kuruldu. Seçim hükümetinde yer alan bakanlar kurulu içerisinde MHP’li Tuğrul Türkeş’in ve iki HDP’li bakanın yer alması ile bir ilk yaşandı. Bunun 1 Kasımda yapılacak süreci olumlu etkileyeceğini söylemek mümkün.

MHP’nin Ak Parti ile koalisyona baştan tüm kapıları kapatması kısmen anlaşılır bir durum. MHP’nin tek siyasi sermayesi çözüm süreci karşıtlığıdır. İktidar ortağı olmak bu sermayeyi bitirirdi. Nitekim çözüm sürecindeki her başarısızlık Ak Partinin tabanından oyların MHP’ye gitmesine neden oluyordu.

CHP için koalisyon belki de tek iktidar olma şansını yakalaması demekti. Ancak bu süreçte özellikle fırsatçı bir refleksle davranması bu konudaki şansını da kaybetmesini beraberinde getirdi. Tabi özellikle bir üst aklın CHP’ye yön vermesini hesaba katmazsak. Ak Partili bir Türkiye’yi tehdit gören Küresel üst aklın, çatışmalı sürecin derinleşmesi ve bir iç savaş ortamının olgunlaşması bağlamında yaptığı hesap, hükümet kuramayan Ak partinin yalnızlaştırılması ve Erdoğan’ın da dahil olduğu 14 yıllık sürecin sonlandırılması üzerine kuruldu ve CHP bunun aracı haline dönüştürüldü.

HDP ile Ak Partinin kuracağı koalisyon Türkiye için tarihi açıdan önemli bir dönemin başlangıcı olabilirdi. Statükonun değişimi bağlamında asimetrik bir ittifakın koalisyonla beraber simetrik bir ittifaka dönüşerek daha güçlü bir değişim süreci oluşturulabilirdi. Türkiyelileşmiş bir HDP ile değişimden yana bir Ak Partinin Ortadoğu ve Türkiye daha güçlü bir gelecek üreterek, Küresel istikbarın oyununun bozulmasını beraberinde getirecek bir vizyon üretilebilecekti.

PKK’nin son birkaç yılda çözüm sürecinde elde ettiği kazanımları, silahlı mücadele dönemindeki kazanımlarla kıyaslanmayacak düzeyde olduğu sanırım herkesin ortak bir gözlemi. Bu bağlamda yeniden silahlı çatışmaya dönmesini bir akıl tutulması olarak açıklayamazsak geriye tek bir seçenek kalıyor. O da PKK bazı vaatler karşılığında Ak Partili Türkiye’ye savaş açmaya ikna edildi veya mecbur bırakıldı. Eğer Suriye ve PYD üzerinden bir güç ve meşruiyet karşılığında bu kırılma yaşandıysa, akılcı olan tüm silahlı unsurları PYD’li Suriye bölgesine çekmek ve çözüm sürecinin devam ettirilmesine yönelik canhıraş bir çabayı ortaya koymak olmalıydı. PKK deneyimleri Küresel güçlerin konjonktürel çıkarları doğrultusunda nasıl kalleşlikler ve ihanetlerle dolu olduğunu göstermiştir. Son tahlilde Nato ülkesi olan Türkiye karşısında PKK’nın basit bir kart olarak araçsallaştırlmaktan kurtulamayacağının altını çizmek gerekir.

Seçim hükümetiyle yeni bir sürece girildi. Ak Partinin yapacağı genel kurul sonrası oluşacak yeni tablo ile beraber ilk önemli hamlenin ölümlerin durdurulması olmalıdır. Bu konuda Abdullah Öcalan üzerinden yeni bir çağrının yapılması ve çatışmasızlık sürecinin yeniden başlatılması koşulları üretilmelidir. PKK silahlı unsurlarını Eş başkan Demirtaşın dediği gibi amasız fakatsız Türkiye dışına çıkarmalı ve silahlı eylemlerine son vermelidir. ! eylül Dünya barış günü bu sürecin yeni başlangıç tarihi olması temennisiyle.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.