Eğitimci Yazar Mustafa KARADAĞLI ile Aşiretçiliği Konuştuk

Sivereğin, değerli eğitimci ve yazarlarından olan sevgili Mustafa Karadağlı hocam ile ilçemizde gelişen ve Türkiye kamuoyunda gündem olan talihsiz olay sonrası doğunun kaderi olan aşiretçiliği etraflıca ele aldık...

banner16
Eğitimci Yazar Mustafa KARADAĞLI ile Aşiretçiliği Konuştuk

Sivereğin, değerli eğitimci ve yazarlarından olan sevgili Mustafa Karadağlı hocam ile ilçemizde gelişen ve Türkiye kamuoyunda gündem olan talihsiz olay sonrası doğunun kaderi olan aşiretçiliği etraflıca ele aldık.

Muhsin BİLGEN: Siverek’te yaşanan talihsiz olaydan sonra tüm Türkiye neredeyse yeniden Doğu’daki aşiretçiliği sorgulamaya başladı. Sayın Hocam, tarihsel süreciyle birlikte bize aşiretçiliği anlatabilir misiniz? Dünyanın başka yerlerinde de aşiret veya aşiretçilik var mıdır?

Mustafa KARADAĞLI: Öncelikle gündemde olan bir konuyu ele aldığınız için ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Ben sosyolog değilim bunu vurgulamak isterim. Eğitim üzerine emek harcamış biri olarak konuya eğitim perspektifinden bakacağım bilginize.

            Aşiret, Arapça aşare (sayı, deste, on)  sözcüğünden türemiş bir kelime olup, akrabalardan oluşan topluluk, boy, klan gibi manalara gelmektedir. İbn-i Haldun, aşireti şöyle tanımlar: “Haksızda olsa akrabalarına destek olma temelli, kan ve soya bağlı topluluk.” İlginç bir tanım öyle değil mi? Demek o dönemden bu döneme bu coğrafyada değişen pek bir şey yokmuş.  

            Genel bir tanım yapacak olursak modern kentsel yaşamdan önce karşımıza çıkan, kan ve soy bağına dayalı asabiyet kökenli ve grubu korumaya yönelik bir takım fonksiyonları olan bir toplulukta diyebiliriz. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi Doğu toplumlarının çok çocuklu bir hayatı tercih etmesindeki nedenin altında bu psikolojik etken yatıyor olmalı. Savunma ve caydırıcı güç.

            Fıtratı gereği sosyal  bir varlık olan insanlar bir araya gelerek toplumları oluşturmaktadır. Bu toplumları bir arada tutan bağlar ise kurallar ve değerlerdir. Biz buna kültür, hars veya çand diyoruz. İlk çağlardan süregelen bir kural olarak akrabalık bağı ile aşiret toplulukları kendiliğinden meydana gelir diyebiliriz. Devletlerin olmadığı ve insanların kendini güvende hissetmeleri için akrabalarıyla kurdukları bir devlette diyebiliriz yani.  Doğu toplumlarında  aile ve aşiret ilk çağlardan beri vardı ve birkaç mutasyona uğrayarak günümüzde varlığını sürdürmektedir. Ortadoğu’da kurulan devletlerin yapısında hala aşiretçiliğin bariz örneklerini görmek mümkündür. Aşiretçilik İslam’a göre bir cahiliye adetiyken aksine Ortadağu’da kurulan tüm devletler aşiretçilik üzerine bina edilmiştir. Batılı devleletler bu zaafı  iyi bildiğinden işgal etmek istediği ülkelerde öncelikle aşiretleri kazanmakta veya aşiretleri birbirine düşürmekte ve tüm kazanımlarını bunlar aracılığıyla elde etmektedir.  Batılı devletlerin “ Ortadoğu’da her devlet başkanının bizde bir fiyatı vardır” sözü bir hakikati ifade etmektedir.

             Dünyada başka yerde aşiretçilik var mıdır? sorunuza gelince; elbetteki vardır. Tarihsel veriler, aşiretçiliği M.Ö. 6000 yıllara kadar götürmektedir. Aşiret, tarihte kabile toplum biçiminden sonra çok yönlü sebeplerden dolayı ortaya çıkar. İbn-i Haldun'a göre, Peygamberlikte bile asabiyet önemlidir. Cahil yaşam koşullarında güçlü bir kabile ve çevreye mensup olmayan peygamberlerin kendilerini kabul ettirmesi zor olmuştur. İlkel toplumların dışardan gelecek tehlikelere karşı kendilerini korumaları için çıkar birliği esastır.  Yani aşiretçiliği fıtrat ortaya koyar; ama insan bunu evrimleştirip modernize de edebilir.  Marx’ta bu bağlamdaki toplumsal evrimleşmeye Asya Tipi Üretim Tarzı diyor. Kendi tarihsel sınıflandırmasında Osmanlı ya da Anadolu’daki klansal yapılanmayı Marx farklı değerlendiriyor. Yani tabii ki tamamen  feodal düzenle birebir ilgili olduğunu söylemek istemiyorum. Ama benzerlikte yok değil.  Mesela bugün Birleşik Krallık bir aşiret devletidir, Japonya bir aşiret devletidir, İspanya bir aşiret devletidir. Yani kısaca krallıkla yönetilen tüm devletler birer aşiret devletinden medeni devlete geçiş yapmışladır. Ben buna ham petrolün damıtılarak benzin elde edilme işlemi diyorum. Medeni ülkeler, bu feodal yapıyı damıtarak, zararlı tüm ilkel yönleri eleyerek, özünden de sapmayarak medeniyetin yolunu bulmuşlardır.  Cesur Yürek (Braveheart)  filmini hatırlayanlar bilirler. İskoçya’daki bir geleneğe karşı çıkıyor William Wallace. Aşık olduğu kadın uğruna İngiltere’ye savaş açan adamdır Wallece. İlk gece hakkını kabul etmiyor Lordların. Yani ağaların ilk gece hakkıyla kendilerini ilahlaştırdıkları katı bir kuralı kırmaya çalışıyor. Bizden daha katı bir kural değil mi bu? Fakat zamanla Avrupa, bu aşiret yapısının tüm kazuratını alıp, modern bir şekle inkılap etti. Fakat Doğu Toplumlarının bu damıtılma işlemini pek uygun görmedi Batı. Aşiretleri birbirine düşürüp bu coğrafyaları yaşanmaz ve kendine bağımlı hale getirdi.

Muhsin BİLGEN: İslam Dini aşiretçiliğe nasıl bakar?

Mustafa KARADAĞLI: İslâm öncesi cahiliye döneminde, bir kimse kabilecilik ve akrabalık duygusuyla baba tarafından olan akrabasını veya kendi kabilesinden olan birini, ister haklı olsun ister haksız olsun başkalarına karşı korur, onun tarafını tutardı. Bu anlayışa göre, korumada önemli olan, kişilerin haklı veya haksız, zalim veya mazlum olmaları değil, önemli olan korunacak kişinin kendi kabilesine mensup olup olmamasıdır.

            İbn-i Haldun, aşiretçiliğin hem faydaları ve hem de zararları olduğunu belirtir. Aşiretçiliğin bir sosyal dayanışma olduğunu, uyum ve güçlü bir aşiretin varlığı ile devletleşmenin mümkün olduğunu belirtir. Ancak, Asabiyet nedeniyle haksızlık ve hukuksuzluğun olduğunu da söyler. Çok parçalı bir aşiret yapısının da devletleşmeyi imkansız hale getirdiğini özellikle vurgular.

            Hazreti Muhammed’in en büyük inkılabı, zaten kabilecilik ve aşiretçilik üzerine olmuştur. Yetim bir şahsın peygamber olmasını kabullenemeyen kibirli insanlara namazı, orucu, zekatı, eşitliği ve adaleti şart koşuyor. Bu o dönemde kabullenilmesi zor bir kural tabii ki.  Çünkü Hz. Muhammed yetimdi ve güçlü bir aşireti de yoktu. Arapları aşiretler, gücü nispetinde yönetirdi. Devlet zaten yoktu. Araplar arasında ilk yazılı kitap olan Kur’an’a uygun olarak bir devlet yapılanmasını Hz. Muhammed kurmuştur. Müşrik dediğimiz şahısların ona düşman olmasındaki nedenlerden biri de aşiretlerinin yok sayılmasıdır. Kendileri gibi soylu aşiretler dururken neden peygamberliği veya liderliği bir yetim alsın? Bu hakikat bakımından islam ırkçılığı ve aşiretçiliği ayaklar altına almıştır. Dikkat edelim ırkı ve aşireti inkar etmiyor; ırkçılık ve aşiretçiliği inkar ediyor. Farka dikkat etmek gerekir. Yani herkes Allah katında eşittir. Aşireti kişiyi kurtarmaz temel prensibini getiriyor. Bu bile başlı başına bir devrimdir. Siyahi bir köleyi asilzadelere komutan kılması gibi…

Muhsin BİLGEN: Aşiret siyaset ilişkisinden bahsetmek istiyorum. Bu coğrafyada neden aşiretler hep siyasetin içinde yer almıştır. Ya da neden hep siyasette yer almak istiyor aşiretler?

Mustafa KARADAĞLI: Aşiretlerle ilgili şöyle bir  tanımlama da var: Aşiret, minyatür bir devlettir. Çünkü askeri ve politik bir yapısı var. Mahkemeleri bile var. İnfaz kararı bile verebiliyorlar. Tarihsel süreç içerisinde aşiretler hep politik olarak siyasetle iç içe olmuşlardır.  Yavuz Sultan Selim’in Kürtlerle yapmış olduğu anlaşma gereği Şah İsmail’e karşı onlara vermiş olduğu imtiyazlar ve onun karşılığında ekonomik ve askeri destek alması bunun ilk örneği. İktidarların aşiretlere yönelik bu tür iletişim ve ilişki bağlamı var.

            Cumhuriyet tarihine geldiğimizde Mustafa Kemal, cumhuriyet sistemini kurarken de aşiretlerle bu tür alışverişleri olmuştur yani. Mustafa Kemal’in doğuya gelişi, doğuda örgütlenmesi, Cumhuriyet fikrini yayması anlamında çeşitli aşiretlerle, şeyhlerle ilişkisi olduğunu biliyoruz. Onların bir takım kolaylaştırıcı fonksiyonları oluyor. Ve bunlar ilk mecliste de mebus olarak taltif ediliyor. Sonrasında Menderes döneminde ve sonraki diğer parti örneklerinde de aşiretler siyasi partiler açısından bir oy deposu olarak algılanmış, çeşitli imtiyazlar, statüler verilerek onların yerelde güçlü kalmasını, sosyal statülerini devam ettirmeleri sağlanmıştır.

             

            Yavuz Sultan Selim, İdrisi Bitlisiyi, Doğu Bölgesine"Mire Miran" yani beylerbeyi olarak atamak ister. Ancak İdris-i Bitlisi, Kürt bey ve Aşiretleri başka bir Kürdün egemenliği altında yaşamak istemezler, gerekçesiyle bunu ret eder ve Bıyıklı Mehmet Paşa’yı beylerbeyi olarak atanır. Günümüzde de pek değişen bir şey olduğunu söylemek güç tabii. Aşiretler şüphesiz bir oy deposudur partilerin gözünde. Siz eğitimli bir insana şu partiye oy ver dediğinizde belki bunu hakaret kabul eder. Kendisinin akli dengesinin yerinde olduğunu ve kime oy vereceğini bildiğini hiç çekinmeden ifade edebilir. Fakat aşiretçilikte bu kural geçerli değildir. Çünkü birçok aşiret mensupları parti ve fikir nedir pek sorgulamaz, ağanın veya liderin işaretiyle iradesini kullanır.  Dolayısıyla idare ve yönetimde liyakat yerine sadakat ve çıkar ön plana çıkar. Dürüstlük ve kabiliyetten çok akrabalık ve oy hesabı dikkate alınır. Değişen pek bir şey yok yani. Siyaset aşiretler için sürekli bir zırh olmuştur tarih boyunca.

            Bu konuda devletin hazırladığı ve 1987 yılında kamuoyunun haberdar olabildiği rapor, oldukça önemlidir. Bütün sayfalarına tek tek “çok gizli” damgası vurulmuş olan bu raporda, Doğu ve Güneydoğu’daki aşiretlerin sosyo-demografik, ekonomik, siyasi vb. özellikleri ayrıntılı olarak belirtildikten sonra “devlete yakınlığı-uzaklığı” ekseninde belirlenen konumlarına ilişkin ifadelere yer verilmektedir. Basına sızan raporda aşiretlerin, temelde bölgedeki isyanlar ile olan ilişkilerine göre “devlete bağlı” ve “güvenilmez” olanlar şeklinde “iki taraftan birine” sokulduğu açıkça görülmektedir gibi ifadelerde yer almıştır.  (Aşiretler Raporu, 2003). Yıl 2019 olmasına rağmen, 31 Mart’ta Mahalli Seçimler için de farklı siyasi partilerde aday olan isimlerin kahir ekseriyeti belli aşiretlerin öncü isimlerinden olması bir tesadüf olamaz herhalde. Tüm partiler bu zaafı kullanıyor. Sağ ve sol tüm partiler.  

 Siverek’de yaşanan son meşum olayda gösteriyor ki bölgedeki oyları büyük oranda kontrol eden aşiret reislerinin önemi daha da artmış, partiler, destekçisi olan aşiretlere kaynak akışı sağlamaktan çekinmemiştir. Böylece aşiret reisleri, diğer aşiretlere ve halka karşı güçlendirilmiştir.  Hükümetlerin aşiretlerle uzlaşması, aşiretlerin halk üzerindeki etkinliğini sağlamlaştırmış, böylece toplumun ekonomik ve toplumsal kutuplaşmasını arttırmıştır. Örneğin, çoğu aşiret reisi, aşiretin ortak mülkü olan toprakları kendi mülkiyetiymiş gibi tasarruf edebilmiştir.  Devlet bürokrasisi ve modern siyasal kurumlar aşiretler yapısını kaldırmamış, değiştirmiş, çoğunlukla güçlendirmiştir. 

Şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki bu coğrafyada aşiretler, siyasetçiler için sürekli bir umut  olmuştur. Birçok aşiret mensubu, siyasete girmeyi aşiretçiliğin Nirvanası kabul etmektedir. Her aşiret reisinin seviyesi ne olursa olsun mutlaka milletvekili olma hayali vardır.  Çünkü milletvekilliği bir zırh ve devletleşmenin bir diğer adıdır. Öğrencilik yıllarımda Van’da Milletvekilli olmasına rağmen  döneminde adı sık sık uyuşturucu kaçakçılığı ile anılan, polise Picasso tablosu satmaya kalkışan Mustafa Bayram efsanesine şahit olmuştum. Bu şahıs, mesela aşiretlerde yaşanan kirli yapılaşmanın sembol isimlerinden biriydi. Buna Urfa ilimizden de örnekler vermek tabii ki mümkün ama konjonktür gereği burada isim belirtmeyeyim. Siverekli fenomenimiz İlyas Hoca’nın tabiriyle “ to benné”.

Aşiret mensupları tahsil durumları ve yöneticilik vasıfları ne olursa olsun bu coğrafyadaki  siyasetin yönünü de belirliyor ne yazık ki. Bu şahısların önünde saygı duruşuna geçen birçok eğitimli insanı gördükçe insanın üzülmemesi elde değil.  Özellikle sağ partilerden yana tavır alan ve bu partileri destekleyen aşiretler, siyasette aslan payını almayı da ihmal etmiyor. Böylece, aşiret reisleri önem kazanıp sistem ile bütünleşirken daha önce köylerde ve daha çok tarımla uğraşan aşiret reisleri, şehirli kimlikleriyle, ticaret ve sanayi gibi diğer ekonomik alanlara da atılmaya yelken açabiliyor. Örneğin, zorunlu eğitimle birlikte ortaya çıkan öğrenci taşıma ihalelerin çoğu bu aşiretlerin elindedir ve bir türlü el değiştirmiyor Doğu’da.

Mustafa KARADAĞLI: Aşiretlerin dernekleşmesi iyiye mi alamet sizce?

           Keşke iyiye doğru bir alamet olsaydı. Ama maalesef. Geleneksel bir yapı olan aşiret kentte iki şekilde karşımıza çıkıyor: Birincisi, kentleşme, modernleşme, teknoloji, medya kitle iletişim araçları, kültür-sanat konusunda değişimi görüp, o değişimi kısmen benimseyen ve olumlu bakıp dernekleşerek bu değişimi, bu gelişmeyi kendi tabanında, kendi aşiret mensuplarında da sağlayarak onların kültürlenmesine, modernleşmesine ön ayak olan yenilikçi bir yaklaşım olarak karşımıza çıkıyor.  Diğer tarafta ise aşiret kültürünü, oradaki ağalık ilişkilerini, imtiyaz ve çıkarları, geleneksel değerleri şehirde de dernekler adı altında kullanıp aşireti şehirde yeniden üreterek, bu dernekler aracılığıyla yeniden aşiretleşme şeklinde bir formla karşımıza çıkıyor. Metropollerde bunu mafya olarak görmek mümkündür. Zihniyet değişmiyor yani.

            Kentleşmenin dayatmasına bağlı olarak özellikle siyasi alanda da yeni versiyon aşiretçilik karşımıza çıkmaya başladı doğal olarak.  Siyasi partiler, ciddi bir kurummuş gibi  tüzel kişilikleri muhatap almaya başlayınca aşiretçilik yeni bir vizyona büründü tabii ki. Tüzel kişilikler muhatap alınınca, aşiret gruplarının da kendi aralarında bir rekabet söz konusu olduğundan, siyasi partilerle anlaşma ve işbirliği yapma, onların sağlamış olduğu sosyal ve ekonomik kaynaklardan, statülerden istifade etmek anlamında bir yarış başladı.  Örneğin valilik, belediye, bakanlık düzeyinde STK sıfatıyla daha çok kabul görmeye başlayınca  aşiretler bile farklı isim adı altında dernekleşmeye bile başladılar. Urfa buna en bariz örnektir.

Muhsin BİLGEN: Aşiret-eğitim ilişkisi üzerine neler söylemek istersiniz?

Mustafa KARADAĞLI: Son zamanlarda eğitime önem verdiklerini seziyoruz.  . Oysa bu bir göz yanılması kanımca. Mesela Kıbrıs üniversitelerini Urfa’daki zenginler ayakta tutuyor desem yeridir. Bazı Kıbrıs üniversitelerinin Urfa’da ofisleri bile var. Eğitime oldukça önem veriyor görüntüsü veren aşiretler, çocuklarının doktor, avukat, savcı, hakim, mimar, mühendis, gazeteci, siyasetçi olması için çaba harcıyor. Bunun nedeni de bu meslekleri yine diğer aşiretlere bir üstünlük aracı olarak kullanma hissiyatları yatıyor. Ben bu hakikati ifade edince bazen öğrencilerim kızıyor bana. Ama yine de tekrar edeyim: Ben Kıbrıs üniversitelerinde dünya standartlarında bir eğitim verildiğine inanmıyorum. Hocaları, sistemleri ve öğrencileri tamamen ekonomi üzerine kurulu bir zihniyetle çalışıyorlar. Ben bu nedenle tamamen burslu dahi olsa öğrencilerime tercih yaptırmıyorum.   Dolayısıyla burada yetişen çocuklarda bu zihniyetle memleketlerine dönüyor. Hakiki anlamda Türkiye’deki sayılı üniversitelerden mezun olan birçok aşiret mensubu öğrencinin de bulunduğunu belirtmek isterim. Onları tenzih ediyorum tabii ki.  Eğitimin önem kazanması ile birlikte, din, töre, örf ve geleneklere bağlılık da azalıyor gibi. Kan davaları halen devam etmekle birlikte bu durumdan zarar gören aşiretler barıştan yana olduğunu fakat gerektiğinde kanlarının son damlasına kadar törelerinin yanında olacaklarını ifade edecek kadar da düalistler de…

Muhsin BİLGEN: Devletin aşiretlere silah dağıtıp korucu olmasını nasıl karşılıyorsunuz?

Mustafa KARADAĞLI: Silahlar tabii ki bir olayın neticesi olarak verilmeye başlandı. Terör sorunu ve güvenlik.  Devlet bu bölgelerde güvenilir vatandaşlarına koruculuk adı altında silahlar verip, devlet adına bir güvenlik çemberi oluşturmalarını sağladı. Ben güvenlik uzmanı olmadığım için pek uzun konuşmayacağım; fakat, doğru bulmadığı mı da belirtmek isterim bu sistemi. Niye doğru bulmuyorum şöyle ki; eğitimsiz insanlara sınırsız bir güç verilmiş oldu. Bu insanlar daha önce kin bağladıkları çevre insanlarına karşı da bu silahları kullanmaya başladılar. Koruculuk sistemi, 1986 yılında, İçişleri Bakanlığı tarafından Geçici Köy Koruculuğu yönetmeliğiyle “Köy sınırı içinde herkesin ırzını, canını ve malını korumak için köy korucuları bulundurulur" amacıyla devreye sokuldu. Hakkari’de yaşayan Jirki Aşireti ile başlayan koruculuk modasına, bugün tüm aşiretler katılmış durumda. Bölgedeki bazı yerde güvenliğin tamamen aşiretlerin elinde olduğu gerçeği, korucu mensupları ile birlikte kendi içlerinde de silahlanma yarışına giren aşiretler, kimi zaman bu yarışın kurbanı oldular. Yüzlerce aşiret mensubu, hızlı silahlanma ile birlikte suç işlemeye başladı. Alınan bilgilere göre aşiret mensupları silahlanma ile birlikte; toprak gaspı, cinayet, adam kaçırma, darp, kaçakçılık, hırsızlık ve benzeri suçlara karışarak, cezaevi ile tanıştı. Kendi içinde silahlanan büyük aileler, yaşadıkları yerlerde adeta devlet başkanı gibi korunuyor. Son Mardin katliamında 47 kişi korucu silahlarıyla katledilmişti.

Hamidiye Alaylarını da anımsatan bir yapılanma olan, Geçici Köy Koruculuğuyla devletin gücünü devralan korucu aşiretler, bu gücü, bölgedeki diğer aşiretlere karşı her türlü mücadelelerinde yoğun bir şekilde kullandılar. Kabul etmeyenin devletin karşısında konumlanmış gibi algılandığı bu dönemde korucu aşiretler, sadece yerel değil ulusal anlamda ekonomik ve politik önemli birer güç haline geldiler.

Açık bir şekilde söylemek gerekirse koruculuk sistemiyle bazı aşiretler daha da güçlenirken, birbirleriyle mücadelelerinde korucu olarak güçlerini artırma yoluna gittiler. Bölgede devletin hem askeri hem de bürokratik birer uzantısı gibi hareket eden korucu aşiretler, birçok yöntemi kullanarak rakip aşiretlerle mücadelelerinde üstünlük sağlamış, halkın denetim altına alınmasında, baskı ve sindirme yoluyla, ihalelerin kazanılmasından, seçimlerin istedikleri şekilde geçekleşmesine kadar birçok alanda bölgedeki iktidar mücadelesinde önemli konumlar elde etmişlerdir.

Bu oturulmamış kontrolsüz güç bölgede, istenilmeyen ve etkileri bugün daha net olarak görülebilen toplumsal ve siyasal birçok olumsuzluğu da beraberinde getirmiştir. Öncelikle rekabetin ve kan davalarının yoğun görüldüğü bu coğrafyada insanlar, çok sık olarak güç kullanmaya meyilli bir gen taşıyor. Devletin güç kullanma tekelinin en azından bir kısmının- bölgede başka insanlara devredilmiş olması, durumu daha da karmaşık bir hale getirmiştir. Karşısında devlet tarafından da olsa silahlanan güçlere karşı diğer aşiretler de silahlanma yoluna gitmişlerdir. Bu durum var olan çatışmalı ortamı daha da derinleştirmiştir. Bölgede birçok kişinin politik, ekonomik rakibini ve/veya kan davalısı/hasmını, ortadan kaldırmak için korucu olmayı seçtiği veya koruculuk silahını bunun için kullandığı yaygın olarak dillendirilmektedir. Örnek vermek gerekirse, bir rütbeli asker veya rütbesiz asker olsun bir polis memuru olsun kendi bölgesinde görev yapamazken korucuların kendi köylerinde görev yapmaları psikolojik olarak ta yanlıştır kanımca. Siz kendi köylünüzün sizin korucunuz olmasını kabullenemezsiniz. Yani çocukluğunu bildiğiniz birinin karşınızda silahlı olarak durması sizde antipati oluşturabilir. Bu yüzden bu sistemin yeniden düzenlenmesi gerekir diye düşünüyorum. Özellikle son dönemlerde yaşanan birçok istenmeyen birçok olayın faillerinin kimliğinin korucu olması dolayısıyla, bu sistemin sorgulanmasını mecburi kılıyor bence.  Gasp, tecavüz, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, cinayet gibi suçlarla anılan koruculuk sisteminin karıştığı olaylara rağmen tasfiyelerinin -çeşitli sebeplerden dolayı- bir türlü gerçekleştirilememektedir. İçişleri Bakanlığı'nın, 2006'da korucuların işledikleri suçların dökümüne göre 5.000 korucunun suç işlediği belirlendi. İşledikleri suçları elimdeki listeye bakarak size okumak isterim: "Terör suçlarıyla ilgili 2.384, mala karşı işlenen suçlarla ilgili 934, şahsa karşı suçlarla ilgili 1234, kaçakçılık suçlarıyla ilgili 420 olmak üzere, toplam 5.000 civarında geçici köy korucusu suç işledi; 853 geçici köy korucusu tutuklandı" (birgun.net, 06.05.2009).

Ayrıca şu hakikat da var ki;  merkezi gücün bir aşireti diğerine karşı kayırması, kullanması sonucu “öteki” muamelesi gören rakip diğer aşiretlerin, diğer devletler veya terör örgütleriyle ittifaklara girmesine neden olabilmektedir. Bölgenin birden fazla devlet sınırında olması özelliği de ittifak seçeneğini arttırcı en önemli bir faktördür. Ayrıca, “korucu olanların “devlet yanlısı” veya “ajan” gibi nitelemere maruz kalması, korucu olmayanların ise, “devlet düşmanı” olarak algılanması bölgede yeni bir sosyal ayırışımın oluşmasına neden olmaktadır. Bu yüzden ben bu sistemin yeniden revize edilmesi taraftarıyım.  

Muhsin BİLGEN: Hamidiye Alayları ve Aşiret ilişkisi hakkında bilgi verebilir misiniz?

Mustafa KARADAĞLI: Sultan II. Abdülhamit döneminde  Doğu Bölgelerinde  bir  Ermeni gerçeği vardı. st. petersburg'a gönderilerek cossack modeline göre eğitim alan Osmanlı subayları tarafından eğitilen düzensiz birlikler, Hamidiye Alaylarının temelini oluşturmaktadır. Bu birlikler büyük ölçüde Kürtler, Arap bedeviler ve Türkmen aşiretlerden oluşturulmuştur. Selim Deringil’e göre ağırlıklı olarak Kürt aşiretlerinden müteşekkil olan bu alayların kurulmasının iki nedeni vardır: birincisi Kürtleri uysallaştırmak, ikincisi ise Kürtleri Ermenilere karşı silah olarak kullanmak. Ancak bir süre sonra bu birlikler kontrolden çıkar ve kendi başlarına buyruk hareket etmeye başlarlar, vergi toplayıp köyleri yağmalarlar, Alevileri, Zazaları öldürürler.

            Bu tehlikeyi sezen Sultan Abdulhamîd, hiçbir devlet nizâmı tanımayan aşîretleri medenîleştirmek, disiplin altına alarak eğitmek ve aralarındaki kavgalara son vererek bu yöndeki aksiyonu devlet menfaatine kullanmak üzere “Hamîdiye Süvari Alayları” adı altında bir düzene konulmasına karar vermiş ve bu maksatla 1890 tarihinde bir kanun çıkarmıştır. Sultan Abdulhamîd, Zeki Paşayı bu işle görevlendirmiştir. Kendisine Erzincan’ı merkez seçen Zeki Paşa, İlk iş olarak Mirlivâ Mahmûd Paşayı Van, Malazgirt, Hınıs taraflarına gönderip aşîretlerden Hamîdiye Alaylarının teşkilini başlattı. Bu faaliyet yaklaşık beş yıl sürmüştür.

Alaylar, aşiretlerin nüfus sayısına göre teşkil edilmişti. Her aşiretten nüfusuna göre bir veya iki süvari alayı teşkil olunmuştu. Her aşiretin süvari alayı kendi içinde sıra ile numara almıştı. Birinci, İkinci Süvari Alayı gibi.

1896’da Erzincan, Dersim, Erzurum, Diyarbakır, Van, Malazgirt, Urfa ve doğuda daha birçok yerde Hamîdiye Süvâri Alayı teşkil edildi. Bu dönemde yalnızca Erzurum vilâyeti dâhilinde 8 alay kurulmuştur. Urfa’da Milli Konfederasyonu’nun reisi İbrahim Bey’e paşalık verilerek Hamidiye Alaylarının yapılanmasına adım atılmıştır. Her alaydan bir çocuk seçilerek İstanbul’a gönderilecek, orada süvârî mektebinde tahsil gördükten sonra mülâzımlık (teğmen) rütbesiyle memleketine ve alayına dönecekti. İlginçtir bu okullarda yetişen öğrencilerin çoğu Batılı bir kafayla yetiştiğinden kendi öz değerlerinden uzaklaşmıştır.

Hamidiye Süvari Alayları erlerinin askerlik süresi 23 yıl olarak kabul edilmiştir. Bütün aşiretlerdeki erkeklerden 17 yaşından 40 yaşına kadar olanlar asker sayılmakta idi. Bu erat, üç kısma ayrılmıştı. 17-20 yaşında olanlara “Efrad-ı İptidai”, 21-23 yaşında olanlara “Efrad-ı Nizamiye” ve 40 yaşında olanlara da “Redif Efradı” adı verilmişti. Hamidiye süvari alayları çeşitli kabilelerden kurulduğundan kıyafetleri de değişiktir. O bölgenin mahalli kıyafetlerini giyerlerdi.  Birliklerin onbaşı ve çavuşları günümüzde olduğu gibi kendi erleri arasından seçilirdi. Bu yapıyı dönüştürmeye yönelik “medenileştirme”, “ehlileştirme” politikaları ta Abdulhamid döneminden aşiret mektepleriyle, mümkün olmuştur.

Hamidiye süvari alaylarına atanan subaylar, 14 yıl hizmete mecburdular. Meşrû bir mazeretleri olmadıkça istifa edemezlerdi. Erler ve subaylar, toplantılara katılmak zorunda idiler. Aşiretlerin veya kabilelerin âdetleri cezayı hafifletmezdi. Hamîdiye Alaylarına katılmak için her aşîret severek mürâcâat ettiğinden, hepsini alma imkânı olmuyordu. Hamîdiye Alaylarının sayısı ilk zamanlar 50 civârında iken, zamanla 100’e yaklaştı. Alaylara katılmak için güneydeki Arap kabîleleri bile  mürâcaat ediyorlardı.

            Bu yapılanma ile birlikte pek çok aşîret reisi, İstanbul’a gelerek Sultan Abdulhamîd’i ziyaret ettiler ve bağlılıklarını arz ettiler. Sultan Abdulhamîd de onların her birine hediyeler ve nişanlar vererek taltif etmiştir. Böylece merkezî otorite ile aşîretler arasında önceden olmayan diyalog kurulmuştur. Sultan amacına ulaşmıştır yani. Fakat her şeye rağmen Hamîdiye Alaylarıyla dirlik, düzenlik sağlamak kolay olmuyordu. Aşîret hayâtına alışmış insanlardan düzenli askerî birlikler meydana getirmek zordu. Bu durumları bilen Sultan Abdulhamîd, aşîretlere karşı devamlı hoşgörü ve sabırla muâmele edilmesini tavsiye etti. Hatta irâdelerinin birinde; “Normal askerî birlikler gibi hareket etmeleri imkânsız ise de, hiç olmazsa bu sâyede disiplin altına alınmış ve netîcede günün îcâblarına göre, az da olsa, eğitilmiş olurlar.” ifadelerini kullanmıştır.

            Askerî yönden stratejik öneme sahip yerlerde kurulan Hamîdiye Alaylarının her birine, bir tarafında Kurân-ı Kerîm’den bir âyet, diğer tarafında ise pâdişâh armasıyla işlenmiş kırmızı atlastan sancaklarla, beyaz ipek kumaşa yaldızla yazılmış fermanlar verildi. Zaman zaman Erzincan’a gelerek Zeki Paşaya bağlılıklarını bildiren aşîret reisleri, 1893’te kalabalık bir grup hâlinde İstanbul’a giderek pâdişâh tarafından kabul edillirler. (Bölge kanaat önderlerinin Cumhurbaşkanlığınca ağırlanması ilk değil yani…)

Bütün askerî okulların kapısı aşîret çocuklarına açıldı. Aşîretleri devlete yakınlaştırmak ve devletle kaynaştırmak için aşîret mektebi açıldı ve pek çok aşîret çocuğu yetiştirildi. İyi niyetle kurulan aşiret mektebi 15 yıl dayanabilmiş ve 1907 yılında kapatılmıştır. Bu okuldan mezun olan bazı öğrenciler Harbiye ve Mülkiye mekteplerini bitirip bölgelerine askerî ve mülkî makamlara tayin edilmişlerdir.

Muhsin BİLGEN: Hocan bunlara bir nevi koruculuk sistemi diyebilir miyiz?

Mustafa KARADAĞLI: Tabii ki. Gerçekten de koruculuk gibi Hamidiye Süvari Alayları da düzenli bir askerî teşkilât olmaktan çok uzaktılar. Reisleri, ağaları ve erleri, gerçek bir askerî eğitim görmemişlerdi. En iyi bildikleri şey ata binmek, cirit oynamaktan ibaretti. Aslında askerliğin gereklerini öğrenmeye de niyetleri yoktu. Bu yüzden herhangi bir harekâtta bunlardan asker olarak yararlanmak da zordu. Sarıkamış faciasında şehit olanların birçoğu bu alaylarda yetişen askerlerdi.  Fakat ellerine büyük bir yetki geçmişti. Silâhları vardı. Bir emir altında birleşmiş ve toplanmışlardı. Şehirler ve kasabalar bunlardan zarar görüyorlardı. Halkın şikâyetleri başlamıştı. Halk korkudan sesini bile çıkaramaz duruma gelmişti yani…

Muhsin BİLGEN: Hocam bu açıklamalardan sonra sizce Osmanlı’dan günümüze devletin aşiretlere bakışı değişmiş midir?

Mustafa KARADAĞLI: Pek değiştiği söylenemez aslında.  Bu coğrafya sıkıntılı bir coğrafya zaten. Burada devletin anayasasından ziyade aşiretlerin yazısız kuralları esas tutuluyor.  Bu aşiret devletler kendi hanedanlıklarını sürdürmek, başka grup veya merkezlerle iş birliği yapmak, çeşitli anlaşmalar inşa etmek, hatta bazen çatışarak bekalarını ön planda tutmayı başarmışlardır hep.

            Yavuz Sultan Selim ile başlayan sosyal, kültürel, ekonomik anlamda çeşitli imtiyazların olduğu bu özellikler zamanla kayboluyor.  Beylikler, Mirlikler  yıkılıyor, isyanlar, savaşlar oluyor. Oradan itibaren, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte, belki diyebiliriz ki Menderes Dönemine kadar aşiretler daha çok Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun modernist-pozitivist paradigmasına bağlı olarak siyasetin merkezinden uzak tutulmaya çalışılıyor.  Bunlara şeyhler ve tarikatlar da dahildir.    Menderes dönemiyle birlikte tekrar ağalar, beyler, aşiret grupları siyasetin merkezine yeniden yerleşmeye başlıyor. Urfa bölgesi için Atatürk ile çeşitli ilişkileri olan gruplardan temsilcilerin olduğunu tarihsel kaynaklardan öğreniyoruz.  

            Cumhuriyetle aşiretlerin yaşamında büyük bir değişme olmadı zaten. Ancak sosyal gelişme ve kentlileşme nedeniyle aşiret yapısının eskisi kadar katı bir şekilde kalması tabi ki beklenemezdi. Kısman de olsa bazı yerlerde aşiret yaşamı devam etmekle beraber geçen yüzyıllardaki gibi sorun olmaları söz konusu olmadı. Belki bu bir taktikti ama bir mutasyonun olduğu da hakikat. Çok partili demokratik yaşama geçince de iller bazında önemli bir oy potansiyeline sahip olmaları nedeniyle aşiretler siyasi yaşamda yer almaya başladı. Bu durum maalesef aşiret yapısının dağılmasını önlemiştir.

            Devlet, dönem dönem, aşiret yapısını güçlendirecek uygulamalar yaptı ve yapıyor kanaatimce. Oportünistçe bir yaklaşımla siyasi partiler, çok partili döneme geçildiğinden bu yana aşiretler ve aşiret liderleri ile iyi ilişkiler içeresinde bulunmaktan bir türlü vazgeçmemiştir. Daha öncede söylediğim gibi, aşiret yapısını güçlendiren unsurlardan birisi de sanırım bu olmuştur. Bu gelişme tabii ki, çağdaşlaşma açısından bir dezavantajdır. Çünkü ülkenin diğer bölümleri sosyolojik olarak medeniyet yolunda ilerlerken, belirli kesimlerinin bırakın sanayi toplumunu, tarım toplumundan da önceki bir toplum tipinde kalması normal olmadığı gibi bir sosyal depremdir. Hala bir kısım insanlar bir aşiret kimliği veya bölge kimliği taşıyorlarsa burada sosyolojik olarak bir az gelişmişlik söz konusudur. Bölgeyi parlamentoda temsil eden figürler, bunların kişisel özellikleri ve kendileriyle yapılmış görüşmeleri de içeren çalışmalara bakıldığında bunları net olarak görmek mümkündür.  Birileri bu yanlışa bölgenin gelişmesi açısından dur demeli artık.

            Aşiretler geçmişten bugüne bölgede her açıdan önemli kurumlar olagelmişlerdir. Bölgede meydana gelen değişmeler veya yapılmak istenen düzenlemelerin çoğu bu kurumlar üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Dünyada ve ülkemizdeki gelişmeler ve devletin bölgedeki etkileri aşiret kurumlarını, dönüştürmekte, çözülme yönünde etkilemektedir. Aşiretlerin biçimi, reislerin iktidarının niteliğinin belirlenmesinde birçok faktör bulunmaktadır. Bunlar arasında: başta devlet, siyaset, bölgede çatışmalardaki arabuluculuk rolü, içeriye ve dışarıya karşı konukseverlik, sahip olunan servet, aile, “asil” nesep gibi faktörleri sayabiliriz.  

Muhsin BİLGEN: Aşiretlerin toplu oy kullandığı söyleniyor bu doğru mu sizce?

Mustafa KARADAĞLI: Biraz politik bir soru oldu.  Maalesef bu coğrafyada medeni bir dönüşüm sağlanamadı. Japonya’da lise mezunlarının oy kullanamadığı rivayet edilir. Meşhur bir mankenimizde “benimle bir çobanın oyu bir mi sayılacak?” demişti. İzafi bir kavram ama haklılık payı da yok değil. Bu coğrafyada oy kullanmanın sıkıntılı olduğunu herkes biliyor ama bir şeyler de yapmak istenmiyor bir türlü.

            Ankara gibi bir metropol kentte, bir çok geçersiz oy zarftan çıkarken, okuma-yazma oranının en düşük olduğu bu coğrafyada bir partiye ful hatasız oylar çıkınca, insanın aklı karışmıyor değil. Tabii ki zamanla adalet veya demokrasiyi benimsemekle olacak işler bunlar. Bunun önünde bir takım engellerde yok değil. Bundan beslenen birtakım aşiret ağaları iyi pirim yapıyor burada. Seçim sonuç listesini cebine koyan köyün ileri geleni bunu övgüyle siyasilerin önüne koyup taleplerini sıralayabiliyor. İnsanların kendi özgür iradeleriyle oy kullanamamaları ve görüşlerini ifade edememeleri insani açıdan kabul edilemez şeyler. Bunlar malum, basına da medyaya da çıkıyor, yansıyor. Birçok yerde oylar toplu bir şekilde, yani “paket oy” veya “blok oy” şeklinde kullanılıyor. Aşiret elitleri, siyasi partilerle, bu sağ-sol fark etmiyor, hepsi ile bu ilişkiyi kullanıyorlar. Çeşitli anlaşmalar ve sözleşmeler yaparak, aşiretler bir tür oy deposu olarak görüp onun karşılığında onlara imtiyazlar vererek buralardan istifade etmeye çalışıyorlar.

Muhsin BİLGEN: Hocam toplum neden bu kadar duyarsız? Burada yılda yaklaşık beş altı bin öğrenci üniversiteli oluyor. Siverek’te yaşanan son olayda üniversite mezunu bir gencimiz öldürüldü. Olayı dünyaya duyuran kızımızda üniversite mezunu ve teknolojiyi son safhasına kadar kullanabilen bir genç. Bu bir çelişki değil mi sizce?

Mustafa KARADAĞLI: Gündem oluyor aslında. Burada aşiretiyle övünün, giysilerini giyen şarkılarını mırıldayan bir birey, Ankara’da da Ankaralı olabilecek kadar uysallaşıyor aslında. Üzücü tarafı şu ki büyük bir toplumsal tepkiye dönüşmüyor, kitleselleşmiyor. Çünkü, neticede teknoloji çağındayız, küreselleşme çağındayız insanlar internet üzerinden çok hızlı bir şekilde kitle iletişim araçları üzerinden gerçeğe ulaşabiliyor, görebiliyorlar. Bunu da söylemek gerekiyor, bu son on yılda hem merkezde hem kırsalda hızlı bir şekilde bilgiye ulaşma, erişme konusunda kolaylıklar ve bunun sosyal sonuçları karşımıza çıkıyor. İnsanlar tabii ki rahatsız oluyorlar, özellikle Kemal Sunal ve Şener Şen filmleri bu coğrafyanın doğurduğu hakikatler.

             Kemal Sunal ve Şener Şen’in başrol oynadıkları roller bu bölgenin hakiki insanları aslında. Zaten bu filmlerin senaristi Osman ŞAHİN, Siverek Kalemli Köyü’nde öğretmenlik yapmış köy enstitüsü mezunu bir genç.  Bu olayları bizzat şahit olarak ve  yaşayarak yazmış biri. Bunu pek kimse bilmez.  Özellikle modernleşmek, kentleşmek, adil koşullarda yaşamak, kendi özgür iradesiyle yaşamak isteyenler elbetteki çoğalıyor; fakat bilinçsiz bir şekilde devlet destekli iştah kabartıcı tekliflerde aşiretçiliği tetikliyor kanaatimce. Bazen oy uğruna değer mi diyesi geliyor insanın. Toplumda yeni nesil arasında bir tepki var; fakat bu sosyal yapıyı etkileyecek bir düzeyde değil. Devletin müdahalesi ve kanunların yapılandırılması devlet büyüklerinin bunlara değer verip şımartmaması gerekiyor.

Muhsin BİLGEN: Oy deposu olarak görülen aşiretlerin belirledikleri adaylarda Türkiye’yi yönetecek kapasite varsa bu bir kazanım değil mi sizce?

Mustafa KARADAĞLI: Keşke olsa. Çoğunun kendi çocukları ve aileleri bile sıkıntılı. Ailelerini ve köylerini yönetemiyorlar.  Aşiretçiliğiyle övünen birinin ne beşeri ne de ilahi sistemde görev verilecek bir kapasitesi olamaz kanaatimce.  

            Oy deposu avcılığı Urfa’da gördüğümüz gibi beraberinde liyakatsiz insanların ülkeyi yönetmesine neden oluyor ne yazık ki.  Bunlarda doğal olarak oylarıyla geldikleri akrabalarını kayırmaya (nepotizm) çaba sarfediyorlar. Bu işin bir devamı var yani. Koltuğa ve nimete alışınca bırakmak zor tabii ki. Bir sonraki dönem, bir sonraki dönem…

            Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki oy deposu olarak görülme, karşılığında, liyakat pek önemsenmiyor. Yani bu gerek bazı pozisyonlara atamalarda, gerek çeşitli temsil makamlarında bir tür alışverişe dönüşüyor ve bu da beraberinde çoğu zaman kalitesizliği, liyakatsizliği, şehrin belki sosyal-ekonomik anlamda kalkınmasına engel bir durumu ortaya çıkarıyor. Mesela Urfa şehri dezavantajlı bir şehir.  Eğitim, sağlık, ulaşım, kentleşme anlamında, yani gecekondu şehri. Neredeyse %70-80 oranında gecekondu var şehirde. İşsizlik ve yoksulluk anlamında birçok dezavantajlı durumu söz konusu. Bütün köylerde şu kaygı hakim: “yolumuzu kim yaparsa, suyumuzu kim onarırsa oylar onun.” Dolayısıyla siyasiler bunu bildiklerinden bir türlü iyi bir yol ve iyi bir su şebekesi yapmıyor veya yapamıyor. İftira olmasın şimdi.  Böyle bir kitleye can kurban tabii ki. Yol ve su. Şehirde de, İş-Kur’a eleman olarak girmek veya belediyede geçici bir iş. Bu tür ilişkilerde, deminden beri tartıştığımız, konuştuğumuz, analiz yapmaya çalıştığımız durumlar maalesef bu dezavantajlı durumu, bu az gelişmişliği, bu yoksulluğu pekiştiriyor. Bunun, bu kısır döngünün kırılması, değişmesi gerekiyor. İnsanlarımızın istediği gibi düşünmesi lazım, düşündüklerini ifade edebilmesi lazım, oyunu özgürce kullanması lazım, kamu kurumlarında çeşitli temsillerde liyakatin esas olması lazım.

            Bu coğrafyada avantajımız olduğu halde  yüzlerce aile Mart ayından itibaren ta Kasım aylarına kadar çoluk çocuğuyla birlikte Ege’ye, İç Anadolu’ya,  Akdeniz’e, Karadeniz’e mevsimlik tarım işçisi olarak çalışmaya gidiyor.  Bu hiç kimseyi rahatsız etmiyor. Oylarına talip olan şahıslar bunlara çözüm üretecek kapasitede değiller ne yazık ki. Olanlara da bir bakanlık dahi çok görülüyor bölgede.  Bu mevsimlik işçilikte kazalarda ölenlerin sayısını kimse bilmiyor. Sıcak çadırlarda susuzluktan böbrekleri iflas edenlerin kayıtlarını kimse tutmuyor bile. Kırsal alanlarımızda tarım ve hayvancılık çok kötü koşullarda devam ediyor. Gün geçtikçe kötüleşmeye doğru gidiyor, yani tam anlamında bir ekonomik üretim olduğunda bu yoksulluk, işsizlik azalacak. Hatta bu refahla birlikte insanların aydınlanması, kentleşmesi ve medenileşmesi daha hızlı bir şekilde artacaktır. Ama maalesef bu ilişkilerden, bu kısır döngülerden dolayı şehrin az gelişmişliği gün be gün katmerleşiyor. Aydınlar iş bitiriciler geri planda kalmayı yeğliyor mecburen.

Köylünün üretken bir konuma  yükselebilmesi için atölyenin olması, fabrikanın olması lazım. Ama üretim ya kırsalda toprak merkezli tarım üzerinden, hayvancılık üzerinden gidiyor veya şehre geldiğimizde büyük ölçüde gayrimenkul üzerinden gidiyor, destekleme ile gelen toplu para ile daire alıp kiraya verme üzerinden gidiyor. Yani inşaat, yap-sat işlerinden, müteahhitlik üzerinden gidiyor. İşte yeni yeni nüvelerini görüyoruz, fabrikalar falan oluşmaya başlıyor ki, zaten bu süreçlere katılan insanlar da o bahsetmiş olduğumuz ağalardan, nepotizm ilişkilerinden sıyrılmaya başlıyor. Fakat şu var, şimdi şehrin tümünü göz önünde bulundurduğumuzda bir işleyen kanun var, hukuk var bir de görünmeyen örf var işte. Özellikle bu aşiret ilişkileri bağlamında gelişen örfler var, referans sistemleri, nepotizm dediğimiz kayırmacılık söz konusu. Dolayısıyla hem sosyal hem ekonomik boyutuyla birlikte düşünülüp tartışılması gereken bir konu. Aksi takdirde bu tarıma dayalı, toprağa dayalı ilişkiler sürdüğü müddetçe kişilerin eğitim süreçlerine katılması, şehirlileşmesi, medenileşmesi maalesef mümkün olmuyor. Çünkü yoksullukla boğuşan insanlar var karşımızda. Bunu aşabilmesi için de kişinin bir defa ürettiği emeğinin karşılığı olan değerleri alabilmesi gerekir. Ama maalesef orada da biliyorsunuz eşitsiz ilişkiler söz konusu.

Muhsin BİLGEN: O halde siyasi partiler, aşiretleri muhatap almasın mı  yani?

Mustafa KARADAĞLI: Bu şimdilik maalesef mümkün değil. Çünkü ortada bir hakikat var. Milletvekili olmak için iyi bir servetinizin ve itaati bol bir kabilenizin olması gerekiyor. Örneğin, benim şahit olduğum bir olayı anlatayım. İyi derecede yetişmiş iki akademisyen arkadaşım bir siyasi partiden aday oldular. Bu ülkeye iyi bir katkı sunacaklarını güvenim sonsuzdu.  Fakat ne hazindir ki, bu arkadaşlar sıralamaya bile giremezken henüz 18 yaşına yeni girmiş, bir öğrencimiz aşireti var diye birileri tarafından bastırılarak milletvekili adaylığı sıralamasına girebilmişti. O zaman bu ülkeden umudumu iyice kesmiştim.

            Şunu söylemek isterim: Türkiye’de yaşıyoruz ve Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde bu aşiret, beylik tipi yapılar dönüştü. İnsanlar kentleştiler, eğitim süreçlerine, modernleşme süreçlerine katıldılar. Fakat Doğu’da hem kendi iç dinamikleri hem de buraya yönelik iktidarların çeşitli yaklaşımlarından dolayı bu yapı bir türlü dönüştürülemiyor. Bunun dönüştürülmesi gerekir, insanların her türlü vesayetten kurtulması gerekir. Bu aşiret vesayeti olur, başka türlü vesayetler olur. İnsanların eşit koşullarda yaşaması gerekir, refah içerisinde yaşaması gerekir, emeklerinin sömürülmemesi gerekir. Eğitim haklarına, sağlık imkânlarına, kamu hizmetlerine erişmesi gerekiyor. Bu anlamda siyasi partilerin, aşiret elitlerini muhatap alıp burayı bir oy deposu olarak görmekten vazgeçmesi gerekir. Buradaki insanlar da yurttaşımız bunlara değerli oldukları öğretilmeli artık. Dolayısıyla bunların saygın, müreffeh bir yaşama erişme hakları var. Bu konuda siyasi partilerin de kendilerini gözden geçirmeleri gerekir. Bu bağlamda kırsalda oy kullanımının önüne geçilebilir; kırsaldakilerin şehir merkezinde güvenli bir şekilde oy kullanmaları sağlanabilir mesela. Ya da sandıklara ÖSYM gibi bir sistemle kamera sistemi yerleştirilebilir diye düşünüyorum.


Muhsin BİLGEN: Son olarak neler söylemek istersiniz aşiretçilik konusunda?

            Günümüzde, kapalı toplum açılırken ve kentleşme ön plana çıkarken Aşiretçilik ve dolayısıyla asabiyet de yavaş da olsa etkisini kaybediyor. aşiret yapısı ve kabilecilik insanlarımıza çok acılar yaşatmış ve halen yaşatmaktadır. Kan davaları olmakta, ölümler ve ağır cezalandırmalar olmaktadır. Bu olaylardan dolayı bazı kabileler yüzyıllardır yaşadıkları yerlerini, mekanlarını terk ederek göç etmek zorunda kalmaktalar. Birçok nesil atalarının topraklarını görmekten bile mahrum bırakılmış durumda. İnsanlar yıllarca doğup büyüdükleri yerlerin hasretini çekmekteler. Yuvalar yıkılmakta ve aileler parçalanmaktadır. Kişiler arasında sosyal dayanışma güzel bir şey ama artık insanlar, aşireten çok adalet ve hukuka inanmalılar. Bu çok zor bir hayal de değil. Bunu başarmak devletin temel görevleri arasındadır.

            Halkın beklediği sadece şu: Kayseri’de, belediye kanunları nasıl işliyorsa burada da aynısını bekliyor; Ankara’da hukuk nasıl işliyorsa burada da aynısını istiyor; Bursa’da trafik polisi nasıl cezayı ağaya-paşaya göre kesmiyorsa burada da aynısını istiyor; Afyon’da İş-Kur elemanları nasıl seçiliyorsa burada da aynısını istiyor. Olay bu kadar basit yani. Ama devlet burada asli vazifesini yapmıyor, kask takmayana cezayı Bursa’da kesiyor Siverek’te kesmiyorsa bunda bir sorun var demektir. Yanlış park etmiş bir ağanın aracına cezayı basmıyorsa Ankara’da değil Siverek’de sorun var demektir. Bu insanlara bir şekilde medenice yaşamanın temel kuralı olan yasalara uymayı öğretmek zorundayız. Avrupa çok medeni bir yer değildir. Çok kişi bunu pek bilmez. Avrupa’yı Amerika’yı medeni kılan keskin ve katı kurallarıdır. Herkese uygulanan cezalarıdır. Yani herkes için adaletli yasalardır. Said Nursi’nin tabiriyle bitirelim konuyu:  “ Bedevileri galebe çalmak icbar iledir. Medeni insanlar gibi ikna ile değildir.” İnşallah bir gün bu medeniyete kavuşuruz.

Selam ve muhabbetle.

Mustafa KARADAĞLI

23.06.2019 Siverek

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Turan karahan 3 hafta önce

Hocam, sosyolog değilim demişsiniz. Birsosyolog bu kadar net yazamaz herhalde. Teşhisleriniz mükemmel. Sizinle çok tanışmak istiyorum. Facebook arkadaşlığımı kabul etmediniz. İstanbuldayım. Teşekkür ederim.

Avatar
Ferhat ŞENBAYRAM 3 hafta önce

Ağzınıza sağlık hocam. Uzun süreden sonra okuduğum güzel bir sohpet olmuş. Devamını bekliyoruz. İnşaAllah Urfa'nın 78.sırda olması hakkında da bir röportaj bekliyoruz.

Avatar
Havin YILMAZ 3 hafta önce

Başı şeyleri neden net yazmamışsınız? Belli ki hala korku var Siverek'te. Şeyhleri niye yazmıyorsunuz? Siverek bütün sorunlarının nedeni ağa-şeyh danışıklı dövüşü değil mi? Siz aydınlarda yazmazsa kim yazacak bunları?

Avatar
Mesut YENİAY 3 hafta önce

Hz Muhammed aslm için aşireti kuvvetli değil demişsiniz biraz islamdan haberiniz olsaydıda öyle yazsaydınız kureyş kabilesi bölgenin en güçlü kabilesiydi dedesi abdulmuttalip kureyşin reisiydi bu anlattıklarınız safsatadır mal mülk kavgasını aşirete bağladınız sebep para para paradır.kişi kendi kardeşini öldürüyor aşiretçilikle ne alakası var