Ramazan ayının manevi ikliminde coşkulu günler yaşıyoruz. Ramazan ayı kişisel ve toplumsal durumun manevi muhasebesinin yapıldığı dönemlerdir. Zekâtlar, hayır hasenatlar hep bu ayda yapılmaya çalışılır.

 

Devletin mali yılbaşları gibi defter, resmi kayıt ve kar zarar muhasebesinin yasal olarak tutulma zorunluluğu olmadığı için ramazan aylarında kişiler kendi vicdanları ölçüsünde hesaplarını yapar ve ihtiyaç sahiplerine vermesi gereken miktarları ulaştırmaya çalışır. Kimi hileyi şerriye yöntemlerini uygulayarak vereceği miktarı kısıtlamaya, azaltmaya çalışırken çok azımız ise kat be kat dağıtır.

Kimimizin ise böyle bir derdi zaten yoktur. İnsanoğlunun eşrefi mahlûkatla esfele safilin arasındaki derecesini belirleyen iyilik, güzellik, fedakârlık ve adanmışlıklar üzerinden ortaya koyabildiği davranışların zenginliği ve samimiyetidir. Kitab-ı kerim buna takva der. Örneğin kesilen kurbanlarla ilgili ayette; ‘. . Onların etleri ve kanları allah’a ulaşmaz. Ancak sizin takvanız(içtenliğiniz, samimiyetle bağlılığınız, kulluk bilinciniz) ona ulaşır. . ’ der.

Yarım asır öncesinin kısıtlı imkânlarından günümüze çok şey değişti. Gaz ocaklarının yerini önce tüpler, şimdilerde ise doğal gaz aldı. Mum ve gaz lambalarından akkor ampullere, sonrasında floresan ve led lambalarına varan bir değişim yaşandı. Kuyudan çekilip tülbentle sarılı testilerde soğutulan sulardan, elle yıkanan çamaşırlardan, aç kapa musluklu, seramik lavabolu tuvalet ve banyolara, bir tuşla çalışan çamaşır, bulaşık makinalarına, soğuk su pınarılı derin donduruculu buzdolaplarına, elektrikli fırınlara kavuştuk.

Antenli, neon lambalı radyolardan, telgraflardan, uydu bağlantılı, internetli telefon ve televizyonlarla tüm dünyada olup bitenleri dakikalar içerisinde evimize getiren, dünyayı küçük bir köye dönüştüren teknolojiler girdi yaşamımıza. Yamalanarak giyilen elbiselerden, tamir edilen ayakkabılardan, lastik çarıklardan, gardolaplarımıza, vestiyerlerimize artık sığmayan düzine düzine mevsimine ve modasına göre aldığımız eşyalarla doldu evlerimiz. Geniş avlulu toprak damlı evlerden çok katlı apartmanlara transfer olduk. Peki, yarım asır önceki kadar mutlu ve huzurlu muyuz? Kanaatkâr mıyız? Sıcacık komşuluklara sahip miyiz? Paylaşımcı ve yardımsever miyiz?

Yaşama dair kaygılarımız, geçim derdimiz, iş bulma endişemiz azaldı mı? Bu ve benzeri soruların yanıtını sizlere bırakıyorum. Dünya küçük bir köye döndükçe yalnızlığımız, hayata dair endişelerimiz ve bencilliğimiz de arttı. Zenginliğimiz gelişmişliğimiz arttıkça yoksulluğa düşme kaygılarımız ve tatminsizliğimiz de çoğaldı. Bu gün orta halli bir ailenin evinde yarım asır önce yaşamış bir aileye göre servet sayılabilecek eşyalar olmasına rağmen hala geçim sıkıntısından, yoksulluktan dert yanar herkes. İnsan nefsi terbiye edilmemişse doymak bilmez. Hurma ve sudan başka iftar yapamayan bir peygamberin ümmeti olmaya layık neyimiz var. Evimiz onu evi gibi değil, soframız onun sofrası gibi değil. Bu işin sırrını yine âlemlere rahmet olarak gönderilen hatemül enbiya veriyor; ‘salih kişi dünya işlerinde kendinden zayıf olanlara bakarak şükreder, ahiretteki durumu için ise takvaca kendinden yüksek olanlara bakarak gıpta eder ve o seviyelere ulaşmak için gayret sarf eder. ’ bizim durumumuz böyle mi?

Yoksa tam tersi dünya işlerinde azgın bir tamahkârlıkla durumu bizden daha iyi olanlara haset ederken, ahiretimizle ilgili de kıldığımız huşusuz namazlara, ihlasız oruçlara güvenerek, kendimizde daha zayıf diyanetleri olanlarla kıyaslayarak nefsimizi temize mi çıkarmaya mı çalışıyoruz? Dünya ile ilgili tamahkârlıklarımızdır yoksullukla ilgili korkuları içimize vesvese verdiren.

Yoksulluklarla ilgili hayâ perdemizi yırtan ve isyan çığlıkları ile nefsimizi canavarlaştıran. Kitabı kerimin deyimiyle artık vadiler dolusu altın versen bir ötekini talep eder bu azgınlaşmış nefis. Böyle bir nefis kişiyi benlik zindanına hapseder. Bencilliğin, doymazlığın, tatminsizliğin, kibrin, hayâsızlığın koridorlarında dolaştırır durur böyle bir nefs-i emmare kişiyi. Bu kıvranış ahsen-i takvimden esfele safiline yuvarlanışın, düşüşün, değersizleşmenin adıdır aynı zamanda. Gelin bir felak ve nas okuyalım. Üstüne bir fatiha ve üç ihlas ekleyelim. Eğilelim huşu ile, gözyaşları ile rükûlara secdelere eğildikçe hamd makamına yükseleceğiz.

Günlerce birkaç zeytin, ekmek ve su ile oruç açan, evi sırtındaki bir bohçadan ibaret olan ve bunu dahi gerektiğinde paylaşan bediüzzaman said-i nursi’yi düşünelim, anlayalım, örnek alalım. Ne güzel özetlemiş sezai karakoç; üzüm kurusuyla açlımış oruç başına çiğ düşmüş namaz bu fırtınanın önünde bunlardan başkası duramaz

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.